İçme suyu havzası kısa mesafeli koruma alanında kalan ve kamulaştırılmayan taşınmazların arsa bedelinin, idare kısa mesafeli içme suyu havzasında gerekli denetimleri yapmayarak ruhsatsız fabrika binasının tamamlanmasına, içerisine makine ve teçhizat kurulmasına kayıtsız kaldığından fabrika binası enkaz bedelinin, mühürleme tarihinden itibaren makine ve teçhizatı kullanamayan davacının bu zararının ve yargı kararının uygulanmaması nedeniyle manevi zararın tazmin edilmesi gerektiği hakkında.

 T.C.

D A N I Ş T A Y

Altıncı Daire

Esas No : 2012/3972

Karar No : 2013/4556

 

Temyiz Eden (Davacılar): 1- … Kozmetik Ürünleri San ve Tic. A.Ş.

 2- …

Vekili : Av. …

Karşı Taraf (Davalı) : İSKİ Genel Müdürlüğü

Vekili : Av. …

İstemin Özeti : İstanbul 3. İdare Mahkemesince verilen 27/02/2012 

tarihli, E:2010/1350, K:2012/444 sayılı kararın, usul ve hukuka aykırı 

olduğu ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Temyiz edilen kararda bozma nedenlerinden 

hiçbirisi bulunmadığından, usul ve kanuna uygun olan kararın onanması 

gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakimi : Ulya Emiroğlu

Düşüncesi : Davacıya ait taşınmazın içme suyu havzası kısa mesafeli 

koruma alanında kalması ve bunun sonucunda taşınmazının 

kamulaştırılmaması nedeniyle davacının mülkiyet hakkının belirsiz bir süre 

ile kısıtlandığı açık olduğundan, taşınmazın arsa bedelinin mahkemece 

keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle aralarında emlak 

değerleme uzmanının da bulunduğu bilirkişi kurulunca hazırlanacak rapor 

da dikkate alınmak suretiyle davacı …‘e ödenmesi gerektiği; davacının söz 

konusu parseller üzerinde yer alan ruhsatsız fabrika binası yönünden 

tazminat istemine gelince; 06.02.1997 tarihinden itibaren fabrika içinde 

yer alan makine ve teçhizatını kullanamamasından kaynaklanan zararın 

bilirkişi marifetiyle hesaplanarak tazmin edilmesine karar verilmesi; öte 

yandan manevi tazminat talebine ilişkin davacı …‘e yönelik olarak, 

kamulaştırma talebinin reddi işleminin iptali yolunda verilen yargı kararının 

uygulanmamak suretiyle yargı kararının gereğinin yerine getirilmemesi 

nedeniyle hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak çekilen acı ve sıkıntının 

kısmen de olsa karşılanması amacıyla mahkeme tarafından belirlenecek 

miktar kadar manevi tazminat talebinin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Altıncı Dairesince Tetkik Hakiminin açıklamaları 

dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin gereği 

görüşüldü:

Dava; İstanbul İli, Küçükçekmece İlçesi, Kayabaşı Köyü, … pafta, … ve 

… parsel sayılı taşınmazlar ve üzerinde bulunan fabrikanın su havzası 

nedeniyle mühürlenmesi üzerine açılan iptal davası sonucu İstanbul 7. 

İdare Mahkemesinin 09.01.2008 tarih ve E:2006/627, K:2008/5 sayılı iptal 

kararı ile Danıştay Altıncı Dairesinin 27.02.2009 tarih ve E:2008/9185, 

K:2009/1832 sayılı onama kararı ve yine Danıştay 6. Dairesinin 05.03.2010 

tarih ve E:2009/12407.K: 2010/2141 sayılı karar düzeltme isteminin 

reddine ilişkin kararlarına dayalı olarak; uğranıldığı iddia olunan 

7.668.873,55 TL. maddi zarar ile 200.000,00 TL manevi zarar olmak üzere 

toplam 7.868.873,55 TL zararın dava tarihinden itibaren işletilecek yasal 

faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle açılmış; İdare Mahkemesince, bahse 

konu İstanbul 7. İdare Mahkemesinin ilgili kararı davacı parsellerinin 

üzerinde yer alan fabrika binasına ilişkin olarak irdelendiğinde; davacının 

ilgili parseller üzerinde ruhsatsız fabrika binasının olduğu ve mahkemece 

de belirtildiği üzere davacının fabrika binası üzerinde hukuken korunabilir 

bir hakkının bulunmadığı, dolayısıyla bu kısımla ilgili olarak idare hukuku 

ilkelerine göre tazmin edilebilecek, meşru bir zarardan söz edilemeyeceği 

sonucuna ulaşıldığından davacının bu yönüyle tazminat isteminin kabulüne 

olanak bulunmadığı, dava konusu parsellere ilişkin olarak ise, İstanbul 7. 

İdare Mahkemesinin söz konusu kararında her ne kadar davacının … ve …

parsel sayılı taşınmazlarının kamulaştırılması yönündeki talebinin kabul 

edilmesi gerektiği belirtilmiş ise de bu durum, idarenin takdir yetkisini bu 

meyanda kullanması gerektiği noktasından hareketle ulaşılan bir sonuç 

olduğundan, idare hukukunun yerleşik içtihatları gereği, idari işlemin 

iptalini gerektiren bu hukuki yanlışlığı ve aykırılığı kendiliğinden hizmet 

kusuru olarak niteleme olanağı bulunmadığından, söz konusu parseller 

yönünden de davacının tazminat isteminin kabulüne olanak bulunmadığı 

gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karar davacılar vekili 

tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın … ve … sayılı parseller yönünden tazminat istemine ilişkin 

kısmına yönelik olarak;

Anayasa`nın 35. maddesinde: "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına 

sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. 

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." kuralına yer 

verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını düzenleyen 13. 

maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın 

yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve 

ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve 

ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve 

ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. 

Anayasa`nın 90. maddesi uyarınca uygun bulunan ve iç hukukun bir 

parçası halini alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No`lu Ek 

Protokolünün "Mülkiyetin korunması" başlıklı 1. maddesinde ise: "Her 

gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini 

isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada 

öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak 

mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir." hükmü yer almıştır. 

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, benzer bir mülkiyet 

hakkı ihlali iddiasıyla açılmış olan, Hakan Arı/Türkiye Davasında (Başvuru 

No:13331/07) 11.1.2011 gününde verdiği kararda , ".... başvuran mülkiyet 

hakkına karşı orantısız bir müdahalenin yapıldığını öne sürmektedir.

Hükümet mülkiyetten yoksun bırakma gibi bir durumun sözkonusu 

olmadığını ve başvuranın arazisini kullanmaya ve fidanlık olarak ekip 

biçmeye devam edebileceğini savunmaktadır.

AİHM‘ye göre başvuranın mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale 

sözkonusudur. Taşınmazın şehir imar planında okul yapımı için 

öngörülmesi yalnızca imar yasağından etkilenmesine yol açmamış, aynı 

zamanda araziden istifade edilmesini de olanaksız hale getirmiştir. Geriye 

Ek 1 No‘lu Protokol‘ün 1. maddesinin ihlal edilip edilmediğini tespit etmek 

kalmaktadır.

AİHM başvuranın taşınmazına el atılmaması nedeniyle re‘sen 

gerçekleşmiş bir müdahalenin olmadığını gözlemlemektedir. AİHM bunun 

yanı sıra mülkiyetin transferinin gerçekleşmemiş olduğu ihtilaf konusu 

davayı görünenlerin ötesine geçerek gerçek yüzüyle inceleyeceğini 

belirtmektedir. AİHM bu bağlamda, başvuran tarafından öne sürülen 

durumun etkilerinin mülkiyet hakkına yönelik kısıtlamalardan ileri geldiğini, 

gayrimenkulün değeri ile ilintili olduğunu ve sonucu itibarıyla bütün olarak 

taşınmazın kullanılabilirliğini azalttığını anımsatır. AİHM buna karşın, özüne 

yönelik kayba uğrasa da mezkur hakkın kaybolmadığını not etmektedir. 

Dile getirilen bütün bu tedbirlerden başvuranın mülkiyet hakkından yoksun 

bırakıldığı gibi bir çıkarımda bulunulamamaktadır. Başvuran ne taşınmazına 

erişim hakkını ne de onun maliki olmayı kaybetmiş, esasen taşınmazın 

satışı konusunda sıkıntı yaşamıştır...

AİHM yine de başvuran tarafından dile getirilen durumun Ek 1 No‘lu 

Protokol‘ün 1. maddesinin ilk cümlesi kapsamına girdiğini ifade etmektedir.

AİHM kamu yararının gerekleri ile başvuranın temel haklarının 

korunması arasında hüküm sürmesi gereken adil dengenin gözetilip 

gözetilmediğini incelemeye alacaktır (.....)

Başvuranın imar iznini elde etme konusunda meşru bir beklentisi 

bulunmaktadır. Zira okul inşaatının öngörüldüğü şehir imar planını 

müteakip kamulaştırma amacıyla sonradan araziye imar yasağı 

getirilmiştir. Bu yasak halen sürmektedir.

AİHM başvuranın ilgili bütün bu dönem boyunca mülkiyetinin akıbeti 

konusunda bir belirsizliğe itildiğini gözlemlemektedir. İlk etapta idari bütçe 

kaynaklarının yetersizliği nedeniyle mezkur arazi kamulaştırılamamış, ikinci 

süreçte belediyenin 22 Eylül 2005 tarihinde kabul ettiği yeni şehir imar 

planına göre başvuranın taşınmazı bir kez daha okul yapımı kararından 

etkilenmiştir. 

AİHM bu bağlamda, Hükümet tarafından iç hukukta başvuranın 

taşınmazının belirsizliğini telafi edecek herhangi bir hukuki kararın alındığı 

dile getirilmemiştir.

AİHM söz konusu bu durumun, başvuranın mülkiyet hakkından tam 

anlamıyla yararlanmasının önünde engel teşkil ettiğine ve arazinin satış 

şansı da dahil, sonucu itibarıyla taşınmazın değerini hatırı sayılır ölçüde 

azalttığına itibar etmektedir.

Ayrıca başvuranın uğradığı kayıp hiçbir tazminat miktarı ile 

giderilmemiştir.

Bütün bu sözü edilenler AİHM‘yi başvuranın, kamu yararının 

gerekleri ile mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi 

bozan alışılmışın dışında ve ölçüsüz bir yüke katlanmak zorunda kaldığı 

yönünde düşünmeye sevk etmektedir.

AİHM bu nedenle Ek 1 No‘lu Protokol‘ün 1. maddesinin ihlal edildiği 

sonucuna varmaktadır." gerekçesiyle Türkiye‘yi tazminat ödemeye 

mahkum etmiştir.

Bu arada, benzer uyuşmazlıkların adli yargıda dava konusu edilmeleri 

üzerine adli yargı yerlerinin ve Yargıtay`ın, konuyu çözümsüz bırakmamak 

amacıyla uyuşmazlıklara medeni hukuk kuralları çerçevesinde çözümler 

getirmeye çalıştığı görülmektedir. Konunun en belirgin şekilde tartışıldığı 

ve karara bağlandığı örnek ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 

günlü, E: 2010/5-662 K: 2010/651 sayılı kararıdır. Bu kararda, "....uzun 

yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi 

nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarenin, 

malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için 

kullanılamaz hale getirdiği, dolayısıyla malikin taşınmazdan mülkiyet 

hakkının özüne uygun şekilde yararlanma olanağı kalmadığı, taşınmaz 

malikinin mülkiyet hakkının hukuksal bir nedene dayanılmadan idarece 

engellendiği kuşkusuzdur.

Yukarıda açıklandığı üzere, malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği 

hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 

sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 683. maddesinde malike, hukuka aykırı 

olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır. Bir kişinin 

taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına 

engel olunması ile imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan 

taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında 

sonucu itibari ile bir fark bulunmamakta her ikisi de kişinin mülkiyet 

hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurmaktadır.

Ancak, bundan da öte; uzun yıllar programa alınmayan imar planının 

fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine 

gitmeyen davalı idarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis 

edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle idarenin 

eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir 

niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı için 

yeterli bulunduğu, her türlü izahtan varestedir." gerekçesiyle söz konusu 

uyuşmazlıkları "kamulaştırmasız el koyma" kapsamında değerlendirmiş ve 

idarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal 

sahibinin, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda 

mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının 

verilmesini isteyebileceği sonucuna varmıştır.

Bununla birlikte, benzer uyuşmazlıklarla ilgili olarak yine adli yargıda 

açılan davalarda, görev itirazında bulunulması üzerine olumlu görev 

uyuşmazlığı çıkmış, uyuşmazlığı inceleyen Uyuşmazlık Mahkemesi 

tarafından da, 9.4.2012 günlü, E:2012/41, K:2012/77 sayılı ve 9.4.2012 

günlü, E:2011/238, K:2012/63 sayılı kararlarda olduğu gibi, yukarıda 

belirtilen konularda idari yargı görevli bulunmuştur.

İSKİ Su Havzaları Yönetmeliğinin 10. maddesinde: 

"a) Mutlak koruma alanlarında; Bu yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 

tarihte mevcut olan yapılar (öncelikle tehlikeli ve zararlı atık üretenler) ve 

araziler bir program dahilinde kamulaştırılır.

b) Havzalardaki bütün koruma alanlarında; içmesuyu havzalarının ve 

su kaynaklarının kirlenmesinin önlenmesi maksadıyla İSKİ Genel 

Müdürlüğü tarafından gerekli görülmesi halinde tehlikeli ve zararlı atık 

üretenlerden başlanarak her türlü yapı ve tesisler bir program dahilinde 

kamulaştırılabilir. " hükmü yer almıştır.

Dosyanın incelenmesinden, dava konusu parsellerin 1987 yılında 

davacı … tarafından satın alınarak tapuda adına tescil edildiği, davacı 

tarafından söz konusu parseller üzerinde ruhsatsız bir fabrikanın inşa 

edildiği ve 01.01.1992 tarihli kira sözleşmesi ile davacı … Kozmetik Ürünleri 

San ve Tic. A.Ş. ‘ye içindeki makine ve donanımla birlikte işler vaziyette 

kiraya verildiği, söz konusu fabrikanın 06.02.1997 tarihinde davalı belediye 

tarafından içme suyu havzasında kaldığından bahisle mühürlendiği ancak 

buna yönelik herhangi bir yıkım kararı alınmadığı, davacı tarafından 

parseller ile anılan fabrikanın kamulaştırılması için davalı idareye 

başvurulduğu, bu başvurunun zımnen reddi üzerine İstanbul 7. İdare 

Mahkemesinin 09.01.2008 tarih ve E:2006/627, K:2008/5 sayılı kararıyla 

söz konusu parseller yönünden işlemin iptaline, fabrika yönünden ise 

davanın reddine karar verildiği, kararın Danıştay 6. Dairesinin 27.02.2009 

tarih ve E: 2008/9185, K: 2009/1832 sayılı kararıyla onandığı, yine 

Danıştay 6. Dairesinin 05.03.2010 tarih ve E: 2009/12407.K: 2010/2141 

sayılı kararıyla karar düzeltmesi isteminin reddedildiği, bu kararlara dayalı 

olarak; uğranıldığı iddia olunan mülk sahibi davacı …‘in uğradığı maddi 

zararları olarak, fabrika ve binaların inşaat değeri 1.394,400.-TL, arsa 

değeri 2.100.000.-TL, makine ve malzemelerin değeri 1.436.985.-TL, 

elektrik trafosu ve tesis değeri 236.500.-TL, diğer tesisler değeri 85.000-TL, 

kira geliri kaybı (asgari kira bedeli üzerinden) : 1.725.751,55.-TL; fabrika ve 

makine tesislerin kiracısı diğer davacı … A.Ş.`nin fabrikanın 

mühürlenmesinden doğan maddi zararları olarak 690.238.-TL ile 

200.000,00 TL manevi zarar olmak üzere toplam 7.868.873,55 TL zararın

dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte tazmini istemiyle 

bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır. 

İstanbul 7. İdare Mahkemesinin 09.01.2008 tarih ve E:2006/627, 

K:2008/5 sayılı kararıyla söz konusu 1031 ve 1032 sayılı parsellere yönelik 

olarak davacı tarafından kamulaştırma yapılması talebiyle yapılan 

başvurunun reddi işleminin İstanbul 7. İdare Mahkemesinin 09.01.2008 

tarih ve E:2006/627, K:2008/5 sayılı kararıyla İSKİ İçme Suyu Havzaları 

Yönetmeliğinde yapılaşma koşullarına getirilen sınırlama bakımından aynı 

durumda olan mutlak mesafeli koruma alanları ile kısa mesafeli koruma 

alanlarında kamulaştırma açısından farklı bir uygulama öngörülmesinin 

Anayasanın 10. Maddesine aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle iptaline karar 

verildiği, kararın Danıştay 6. Dairesinin 27.02.2009 tarih ve E: 2008/9185,

K: 2009/1832 sayılı kararıyla onandığı, yine Danıştay 6. Dairesinin 

05.03.2010 tarih ve E: 2009/12407.K: 2010/2141 sayılı kararıyla karar 

düzeltmesi isteminin reddedildiği hususu gözönünde bulundurulduğunda, 

davacıya ait parsellerin, İSKİ İçme Suyu Havzaları Yönetmeliği çerçevesinde 

kısa mesafeli koruma havzası içinde kaldığı ve bu nedenle davacının 

tasarruf haklarının kısıtlandığının açık olduğu, davacının kamulaştırma 

talebi ile başvurusunun üzerinden uzun bir süre geçmiş olmasına karşın 

davalı idarece herhangi bir kamulaştırma programının hazırlanmadığı ve 

kamulaştırma yapılmadığı gibi taşınmazın kamulaştırılmasına yönelik 

davacı istemlerinin reddedildiği ve ne zaman kamulaştırma yapılabileceği 

konusunda davacıya herhangi bir bilgi de verilmediğinden davacıya ait 

parselin mülkiyet hakkından yararlanma olanaklarının belirsizlik içinde 

olduğu görülmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yukarıda da yer verilen, Hakan 

Arı/Türkiye Davasında (Başvuru No:13331/07) verdiği kararda, sözkonusu 

durumun başvuranın mülkiyet hakkından tam anlamıyla yararlanmasının 

önünde engel teşkil ettiği ve arazinin satış şansı da dahil, sonucu itibarıyla 

taşınmazın değerini hatırı sayılır ölçüde azalttığı değerlendirmesinde 

bulunarak, malikin, kamu yararının gerekleri ile mülkiyet hakkı arasında 

gözetilmesi gereken adil dengeyi bozan alışılmışın dışında ve ölçüsüz bir 

yüke katlanmak zorunda kaldığı sonucuna varmış ilgilinin mülkiyet hakkının 

ihlal edildiğine karar vermiştir. 

Bu bağlamda, uyuşmazlık konusu olayda da, davacının mülkiyet 

hakkının belirsiz bir süre ile kısıtlandığı açık olup bu kısıtlamanın 

kaldırılmamasında yukarıda yer verilen Avrupa İnsan Hakları 

Mahkemesinin Hakan Arı/Türkiye Davasında belirtilen gerekçeler 

doğrultusunda hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Bu durumda, davacıya ait taşınmazın içme suyu havzası kısa mesafeli 

koruma alanında kalması ve bunun sonucunda taşınmazının 

kamulaştırılmaması nedeniyle davacının mülkiyet hakkının belirsiz bir süre 

ile kısıtlandığı açık olduğundan, taşınmazın arsa bedelinin mahkemece 

keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle aralarında emlak 

değerleme uzmanının da bulunduğu bilirkişi kurulunca hazırlanacak rapor 

da dikkate alınmak suretiyle davacıya ödenmesi gerekirken aksi yönde 

verilen kararda hukuki isabet görülmemiştir.

Davacının söz konusu parseller üzerinde yer alan ruhsatsız fabrika

binası yönünden tazminat istemine gelince;

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1 No‘lu Protokolün 1. maddesinin 

üç belirgin kuraldan oluştuğunu kabul ederek davaları incelemektedir. Bu 

analiz ilk defa Sporrong ve ve Lönnroth-İsveç davasında ortaya konmuştur 

ve AİHM‘nin daha sonraki kararlarında tekrar tekrar vurgulanmıştır. 

Mahkeme anılan kararında 1. maddenin analizinde, üç kuralın esas 

olduğunu ortaya koymuştur: 

"Madde (1 No‘lu Protokolün 1. maddesi) üç belirgin kuraldan 

oluşmaktadır. 

Genel özellik taşıyan birinci kural, mal ve mülkün dokunulmazlığı 

ilkesine dayalıdır; bu kural, birinci paragrafın birinci cümlesinde ifade 

edilmektedir. İkinci kural, mal ve mülkten yoksun bırakılmayı içerir ve bunu 

belli koşullara bağlamaktadır; bu husus aynı paragrafın ikinci cümlesinde 

ortaya konulmaktadır. Üçüncü kural devletlerin, diğer yöntemlerin yanı 

sıra genel çıkarlar doğrultusunda bu amaç için gerekli gördükleri kanunları 

uygulamak yoluyla mülkün kullanımını kontrol etme yetkisini tanımaktadır. 

Bu hususa ikinci paragrafta yer verilmiştir." öte yandan, Avrupa İnsan 

Hakları Mahkemesi Öneryıldız vs Türkiye davasında sözleşme çerçevesinde 

mülkiyet kavramı ve pozitif sorumluluk ilkesi hususlarına işaret etmektedir: 

"AİHM 1 No.‘lu Protokol‘ün 1. maddesinin ilk kısmındaki "mülkiyet" 

kavramının, maddi mülkiyet ile sınırlı olmayan ve iç hukuktaki resmi 

sınıflandırmadan bağımsız, kendine has ve anlamı olduğunu yineler, 

burada incelenmesi gereken husus, bir bütün olarak ele alındığında dava 

şartlarını, başvurana, bu hükümle güvence altına alınmış ciddi bir çıkar 

sağlayıp sağlamadığıdır. Buna göre, maddi mülkiyetin yanı sıra, kıymet 

teşkil eden bazı hak ve çıkarlar da bu hüküm uyarınca "mülkiyet hakkına" 

girebilir ve dolayısıyla "mülk" olarak görülebilir. "Mülk" kavramı "mevcut

mülkler" ile sınırlı değildir; kıymetleri, başvuranın üzerinde mülkiyet 

hakkını fiilen kullanabilmeye yönelik makul ve "yasal bir beklentiye" sahip 

olduğunu iddia edebileceği arazileri de kapsar.

AİHM, söz konusu davadaki olgusal ve yasal durumun karmaşıklığı 

nedeniyle bu davanın 1 No.`lu Protokol`ün 1. maddesinin ilk paragrafının ilk 

cümlesi ya da ikinci paragrafında tanımlanan kategorilerden birine 

girmediği; zaten başvuranın da Devlet`in yaptığı bir şey nedeniyle değil 

hiçbir şey yapmaması nedeniyle şikayetçi olduğu görüşündedir. Dolayısıyla, 

davanın, ilk paragrafın ilk cümlesinde ortaya konan ve kişilerin 

mülklerinden istedikleri gibi yararlanabilme haklarını düzenleyen genel 

hükmün ışığında değerlendirilmesi gerektiği kanısındadır. 

Bu hüküm ile koruma altına alınan hakkın samimi, etkin bir şekilde 

kullanılabilmesi yalnızca Devlet`in müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir; 

özellikle başvuranın meşru olarak makamlardan bekleyebileceği önlemler 

ile mülklerinden etkin bir şekilde faydalanabilmesi arasında doğrudan bir 

bağ olduğu durumlarda pozitif koruma önlemleri gerektirebilir. "

Avrupa Mahkemesi sözkonusu davada pozitif yükümlülük ilkesinden 

hareket ederek Devlet`e isnat olunabilecek büyük ihmal ile meydana gelen 

can kaybı arasında oluşturulan sebep-sonuç ilişkisinin, başvuranın evinin 

yıkılması için de geçerli olduğu, meydana gelen ihlalin "müdahale" değil, 

bir kesin yükümlülüğün ihlali şeklinde ortaya çıktığı, zira Devlet görevlileri 

ve makamları başvuranın mülkiyet çıkarını korumak için ellerinden geleni 

yapmadığını belirterek, anılan davada 1 No.`lu Protokol`ün 1. maddesi ihlal 

edildiğine hükmetmiştir.

Yukarıda belirtilen dava ile Bramelid ve Malmström- İsveç (Başvuru 

No:8588/79 ve 8589/799 Tre Traktörer Aktiebolag- İsveç (Başvuru 

No:10873/84), Iatridis v. Greece (Başvuru No:3110796) gibi bir çok davada, 

AİHM 1 No‘lu Protokolün 1. maddesi çerçevesinde mal veya mülk 

kavramlarının tanımını geniş tutarak menkul veya gayrimenkul, elle 

tutulabilir veya tutulamaz bir çok ekonomik varlığın mülkiyet hakkı 

kapsamına girdiğini değerlendirmektedir. Ancak 1 no‘lu Protokolün 1. 

Maddesinin geçerli olabilmesi için iç hukukun söz konusu çıkarı bir 

mülkiyet hakkı olarak tanıması gereklidir: 

"Mülk" kavramı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanması 

bakımından "özerk"tir. Öte yandan Mahkeme Öneryıldız Türkiye 

davasında, mülkiyet hakkını koruma bakımından da devletin "pozitif ödevi" 

bulunduğuna işaret etmiş; bu madde ile koruma altına alınan hakkın 

samimi, etkin bir şekilde kullanılabilmesinin yalnızca Devletin 

müdahaleden kaçınmasına bağlı olmadığı; özellikle başvuranın meşru 

olarak makamlardan bekleyebileceği önlemler ile mülklerinden etkin bir 

şekilde faydalanabilmesi arasında doğrudan bir bağ olduğu durumlarda 

pozitif koruma önlemleri gerektirebileceğini ortaya koymuştur. 

Uyuşmazlık konusu olayda, söz konusu fabrikanın 06.02.1997 

tarihinde davalı belediye tarafından içme suyu havzasında kaldığından 

bahisle mühürlendiği, bu tarihten önce fabrikada davacıya ait çalışır 

durumda makine ve teçhizatın bulunduğu, mühürleme işleminden sonra 

davalı idare tarafından buna yönelik herhangi bir tahliye ve yıkım kararı 

alınmadığı, dolayısıyla davacının yapı içerisinde yer alan makine ve 

teçhizatını tahliye edebilecek herhangi yasal bir düzenleme tesis edilmediği 

gibi 06.02.1997 tarihinden itibaren "mülk"ü olan makine ve donanımına 

erişiminin söz konusu olmadığı görülmektedir. 

Her ne kadar söz konusu fabrikanın hak sahipliğine esas oluşturan 

yapı ruhsatı bulunmamakta ise de, davalı idarenin kısa mesafeli içme suyu 

havzasında bulunan fabrikanın yapılma aşamasında gerekli denetimleri 

yapmayarak yapının tamamlanması ve içerisinde yer alan makine ve 

teçhizatın kurulmasına kayıtsız kaldığı ve pozitif koruma önlemlerini yerine 

getirmediği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, İdare Mahkemesince bilirkişi 

incelemesi yaptırılarak tespit edilecek fabrika enkaz bedelinin davacıya 

tazmin edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, herhangi bir tahliye ve yıkım kararı alınmadığı 

gözönünde bulundurulduğunda, davacının anılan fabrikanın mühürlendiği 

tarihten itibaren, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıda söz edilen 

kararı çerçevesinde "mülk" olarak kabul edilen makine ve teçhizatından 

etkin bir şekilde faydalanabilmesinin engellendiği açık olup bu durumda 

idarenin mülkiyet hakkına ilişkin üstlendiği pozitif sorumluluğun gereğini 

yerine getirmemek suretiyle hizmet kusuruna sebebiyet verdiğinin kabulü 

gerekmektedir. 

Bu itibarla, davacının 06.02.1997 tarihinden itibaren fabrika içinde 

yer alan makine ve teçhizatını kullanamamasından kaynaklanan zararın 

bilirkişi marifetiyle hesaplanarak tazmin edilmesine karar verilmesi 

gerekirken aksi yönde verilen mahkeme kararında hukuki isabet 

bulunmamıştır. 

Diğer taraftan, davacılar tarafından talep edilen kira geliri kaybı ile 

kiracı şirketin işletememekten doğan zararına gelince; olayda ruhsatlı ve 

kiraya verilebilecek bir taşınmazdan bahsedilmesi mümkün olmadığından 

ve AİHM‘nin yukarıda belirtilen içtihatları gereği iç hukukta söz konusu 

çıkarın bir mülkiyet hakkı olarak değerlendirilmesi söz konusu 

olmadığından bu talepler yönünden davanın reddi yolundaki kararda 

hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Davacıların manevi tazminat talebine ilişkin davacı …‘e yönelik 

olarak, kamulaştırma talebinin reddi işleminin iptali yolunda verilen yargı 

kararının uygulanmamak suretiyle yargı kararının gereğinin yerine 

getirilmemesi nedeniyle hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak çekilen acı 

ve sıkıntının kısmen de olsa karşılanması amacıyla mahkeme tarafından 

belirlenecek miktar kadar manevi tazminat talebinin kabulü 

gerekmektedir.

Bu durumda, yukarıda belirtilen hususlar değerlendirilmek suretiyle 

İdare Mahkemesince yeniden bir karar verilmesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, İstanbul 3. İdare Mahkemesince verilen 

27/02/2012 tarihli, E:2010/1350, K:2012/444 sayılı kararın bozulmasına, 

dosyanın adı geçen Mahkemeye gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihini 

izleyen günden itibaren 15 gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık 

olmak üzere, 27/06/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YAYINLAR Kitaplar

BELEDİYELERİN SINIRLARI

TÜRKİYE`DE ULUSAL VE YEREL PLANLAMA İLİŞKİLERİ: MERSİN İLİ ÖRNEĞİ

YEREL YÖNETİMLER İÇİN MAL ALIMI İHALELERİ KILAVUZU

Tüm Yayınlar
TODAİE (Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü) Yerel Yönetimler Merkezi
85. Cadde Yücetepe 06100, ÇANKAYA / ANKARA
"YerelNET - Yerel Yönetimler Portalı" Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) Yerel Yönetimler Merkezi'ne aittir. YerelNET'in içeriğini oluşturan bilgiler, uzmanların katkılarıyla hazırlanmıştır. Uzmanlar tarafından hazırlanan içeriğin hukuki sorumluluğu tümüyle yazarlarına aittir. İlgili içeriğe istinaden idari ve mali sorumluluk gerektiren iş ve işlemlerin yapılması idarelerin kendi sorumluluğu altındadır. YerelNET'de yayımlanan veritabanının içerikleri, ilgili Kamu Kurumları tarafından sağlanmış ve Merkez tarafından güncelleştirilmiştir / güncelleştirilmektedir. Tüm Veritabanları 5.000'e yakın içerik sağlayıcı kullanıcımız tarafından güncel tutulmaktadır. İçerik sağlayıcı kullanıcılar tarafından (Belediye, İl Özel İdare, İlçe ve Birlik) girilen her türlü bilginin hukuki ve cezai sorumluk kendilerine ait olup TODAİE'ye sorumluluk hiçbir şekilde atfedilemez. Yoğun bir emek ve uzmanlık ürünü olan YerelNET'teki tüm bilgi ve materyal, ilgili yasaların koruması altındadır. YerelNET'e ait her türlü yazılım kodu, veritabanı içeriği ve görsel materyal kesinlikle kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayınlanamaz ve başka bir bilgisayara yüklenemez. TODAİE Yerel Yönetimler Merkezi, YerelNET içeriğinin kullanımı ile ilgili fikri ya da başka haklarını çiğneyen veya uygulanabilir diğer yasalara aykırı kullanım durumlarına karşı hukuki yollara başvurma hakkını saklı tutar. Yalnızca, ticari olmayan amaçlar için kaynak gösterilerek kullanılabilir. Bu tip kullanımımlarda bilgilerin güvenilirliği ve doğruluğu kaynak gösterilmesine karşın YerelNET'in yükümlülüğünde değildir. TODAİE - Yerel Yönetimler Merkezi her türlü sorumluluğu reddeder.

YerelNET - Yerel Yönetimler Portalı

Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü'nün bir hizmetidir.